|
Hipotez, Olgu ve Bilimin Doğası |
|
|
|
|
Mehmet Cem Kamözüt tarafından yazıldı
|
|
Çarşamba, 30 Nisan 2008 23:12 |
Örneğin, DNA’nın genetik malzeme olduğundan nasıl
emin olabilirsiniz? Ya bunu “kanıtlamış” olan bilimciler bir hata yapmışlarsa? Kesinlikle
doğru olduğu gerçekten kanıtlanmış bir şey var mıdır? Bilim, dünyayı algılamanın
farklı ve eşit derecede geçerli biçimlerinden yalnızca biri, baskın Batılı biçimi
midir? Evrim bir gerçek midir, yoksa bir kuram mı? Ya da tıpkı yaratılışçıların
benimseme hakkına sahip oldukları karşı görüş gibi, bu da benim benimseme
hakkına sahip olduğum görüş mü?
Varsayımsal bir örneği ele alalım. Bilinmeyen bir
hastalıktan ölmekte olan koyunların ölüm nedenini belirlemekle
görevlendirildiniz. 50 hasta, 50 sağlıklı koyundan doku örnekleri aldınız ve
hasta hayvanların 20 tanesinin, sağlıklı olanların da yalnızca 10 tanesinin
karaciğerinde bir tekhücreli teşhis ettiniz. Bu farklılık, iki koyun grubunun
söz konusu tekhücrelinin görünme sıklığı açısından bir fark göstermediğini
söyleyen SIFIR HİPOTEZİNİ reddetmeye yeterli midir? Bu soruya yanıt
verebilmek için istatistiksel testler yaparak bu sayılar arasındaki farklılığın
sırf şans yoluyla ortaya çıkıp çıkamayacağına bakarsınız. Ki kare (χ2) istatistiğini hesaplarsınız (burada
bu değer 4,76’dır), bir ki kare değerleri
tablosuna bakar ve “0,025 < p < 0,05” ifadesini bulursunuz. Benzerleriyle neredeyse
tüm bilimsel veri analizlerinde karşılaştığınız bu ifade ne anlama gelir?
Bulduğunuz farklılığın (hasta ve sağlıklı koyunlardan aldığınız örneklerin
rastgele olduğu varsayımı altında) sırf şans eseri gerçekleşmiş olma
olasılığının –yani gerçekte hasta koyunlarla sağlıklı koyunların sözkonusu
tekhücreli ile enfekte olma oranları arasında bir farklılık olmaması
olasılığının– 0,05’ten küçük ama 0,025’ten büyük olduğu anlamına...
Bilimdeki her deney ya da gözlem daha büyük olası
gözlem evreninden (bizim örneğimizde tüm koyunlar) alınan örneklemlere dayanmaktadır
ve her durumda eldeki verinin bu daha büyük evrene ilişkin gerçekliği yanlış
temsil etme olasılığı vardır. Yani ilişkisizlik hipotezini –koyun grupları
arasında bir farklılık olmadığı, deney sonuçlarıyla oynanmasına bağlı bir etki olmadığı,
ya da belirli değişkenler arasında korelasyon olmadığı hipotezini– yanlışlıkla reddetmek
her zaman olanaklıdır. Ne mutludur ki bazı durumlarda, doğru bir ilişkisizlik hipotezini
reddetme ve yanlış olan alternatif hipotezi doğru olarak kabul etme olasılığı
0,00001 ya da daha az olabilir. Bu durumda ilişkisizlik hipotezini güvenle
reddedebilirsiniz, ama kesin olarak emin olamazsınız.
O halde 100 koyunla yapılan çalışma hasta
koyunlarda söz konusu tekhücrelilere rastlama olasılığımızın daha fazla olduğu
varsayımını desteklemektedir; ama yalnızca
zayıf bir şekilde. Ölümün nedeninin
tekhücreliler olabileceğini düşünüyor ama korelasyonun
yetersiz olmasından dolayı endişe duyuyorsunuz. Siz de örnekleminizi 1000
koyuna çıkardınız, karaciğer biyopsisi yaptınız; örneklerinizi tekhücreliler
açısından (düşük yoğunlukta olmaları nedeniyle ilk çalışmanızda gözden kaçırmış
olabileceğiniz vakarı da açığa çıkarak biçimde) daha detaylı incelediniz;
ertesi yıl hangi koyunların öldüğünü kaydettiniz. Büyük bir hoşnutlukla
gördünüz ki tekhücreliye rastlamadığınız koyunların yalnızca %5’i ölürken
enfekte koyunların %95’i öldü. Hayatta kalanlar yıl sonunda kesildiklerinde
görünürde sağlıklı olan koyunlarda hala bir enfeksiyon belirtisine rastlanmadı.
Zafererinizle övünen bir biçimde danışmanınıza ölüm nedeni olarak tekhücreliyi rapor
ettiniz. Doğru mu?
Yanlış, dedi size. Diğer hipotezleri elememişsiniz.
Belki de hastalığa, tesadüfen koyunun görece zararlı tekhücreliye karşı direncini
de azaltan bir virüs neden oluyordur. Belki bazı koyunlar ömürlerini kısaltan
bir gene sahip ve bu gen aynı zamanda enfeksiyon dirençlerini de azaltıyor. “Yapmanız
gereken” diyor, “bir deney”. “Rastgele seçtiğiniz bazı koyunlara tek hücreliyi
içeren, diğerlerine de tek hücreli dışında tüm içeriği aynı olan bir sıvı
enjekte etmek”. Bunu yapıyorsunuz ve başarısız birkaç denemeden sonra koyunların
tek hücreliyi oral yollardan almadıkça enfekte olmadıkları ortaya çıkıyor.
Sonuçta deneysel olarak enfekte edilmiş 100 koyunun 90’ının 3 ay içinde
öldüğünü, 100 “kontrol” koyununun 95’inin deneyin sürdüğü 1 yıl boyunca
yaşadığını memnuniyetle rapor ediyorsunuz. Ki kare testleri p’nin 0,0001’den
küçük olduğunu gösteriyor. Yani elinizdeki sonuçların şans sonucu ortaya çıkmış
olması son derece düşük bir olasılık.
Bu noktada tek hücrelinin hastalığa ve ölüme neden
olduğuna dair dikkate değer bir güveniniz olabilir. Ama bunu hala mutlak olarak
kanıtlamadınız. Koyunlara yalıtıp
enjekte ettiğiniz yalnızca tek hücreli değil de görünmeyen bir virüs de olamaz
mı? Koyunlara enjeksiyonu rastgele yaptığınızdan emin misiniz? Yoksa enjeksiyon
için farkında olmadan zayıf görünen hayvanları seçmiş olabilir misiniz?
Hipotezinize uymayan 15 hayvanın durumunu sizce ne açıklıyor? Ve her ne kadar p
< 0,0001 olsa da hala kötü bir “şanslı kura” tutturmuş olma şansınız var, yok
mu? Örneği uzatmaya gerek yok, buradan çeşitli dersler çıkarabiliriz.
Öncelikle veriler
kendi başlarına hiçbir şey anlatmazlar, önceki bilgilerimiz ve kuramımız
ışığında yorumlanmalıdırlar. Bu
örnekte başka bazı şeylerin yanı sıra (ki kare testi gibi istatistklerin
temelinde yatan) olasılık kuramına, deneysel tasarım kuramına ve virüslerin var
olduğu ve sonuçlarımızı karıştırabileceği bilgisine gereksinim duyduk. Bilim
tarihi, yeni kuram ve bilgiler ışığında düzeltilmesi ya da reddedilmesi
gerekmiş olan sonuçların örnekleriyle doludur. Örneğin 1950’lerin sonlarına
kadar neredeyse tüm jeologlar kıtaların sabit konumda olduğuna inanıyordu;
şimdi tümü levha tektoniği ve kıta kaymalarına inanıyor ve pek çok jeolojik
olgunun bunun ışığında yeniden yorumlanması gerekti. İkinci olarak varsayımsal
araştırma deneyimimiz güvenilir bir sonuca ulaşmak için pek çok çalışma gerektiğini göstermiştir. Ders kitaplarındaki, bir
gerçeği dile getirdiğini söyleyen her tümcenin genellikle en azından bir kişinin
yaşamının en az birkaç yılı boyunca büyük bir çaba harcamasını gerektirdiğini
gözden kaçırmak kolaydır. Bu nedenle bilimciler sonuçlarını, birazdan tekrar
söz edeceğimiz gibi dikkate değer bir güçle savunurlar. Üçüncü olarak ve bu en
önemlisidir araştırma, ne kadar dikkatlice ve yorucu bir biçimde tasarlanmış ve
gerçekleştirilmiş olursa olsun kanıta
yaklaşır ama asla onu tam olarak elde edemez. Kabul ettiğiniz hipotezinizin
günün birinde, bugün hayal edemeyeceğimiz tümüyle yeni kuramlar ya da veriler
ışığında düzeltilmesi ya da reddedilmesi olasılığı –neredeyse yokmuş gibi görünebilecek
olsa da– her zaman vardır. Bunun sonucu olarak neredeyse tüm bilimsel makaleler
sonuçlarını, kuşkuya yer bırakan bir biçimde sergilerler. Drosophila genetiği üzerine yeni yayımlanmış bir makalede şu sonucu
okudum: Deney “sperm yerdeğiştirmesinin iki bileşenini bir araya getiren farklı
mekanizmalar olduğunu düşündürtüyor” (Clark et al. 1995). Aslında veriler
harikaydı, deney dikkatlice tasarlanmıştı, istatistiksel analizler örnek olacak
nitelikteydi, ama yazarlar görüşlerini kanıtladıklarını savlamıyorlardı. Bilimciler genellikle sonuçlarına muazzam bir güven duyarlar, ama kesinliğe sahip değillerdir. Belirsizliği yaşamın bir gerçeği
olarak benimsemek iyi bir bilimcinin dünya görüşü için kaçınılmazdır.
Öyleyse bilimdeki her ifade bir HİPOTEZ olarak
anlaşılmalıdır. Neyin doğru olabileceğini söyleyen bir ifade. Bazı hipotezler
zayıfça desteklenmektedir. Başka bazıları (örneğin dünyanın güneş çevresinde
döndüğü ya da DNA’nın kalıtsal malzeme olduğu gibileri) o kadar iyi
desteklenmiştir ki, onları olgu olarak görürüz. Olgu denilince, tam bir kesinlikle mutlak olarak doğru olduğunu
bildiğimiz bir şey anlamak bir hatadır. Hiçbir şeyi böyle bilmiyoruz (Bazı
felsefecilere göre kendimiz de dahil herhangi bir şeyin var olduğunundan bile
emin olamayız. Dünyanın tanrının zihnindeki tutarlı bir düş olmadığını nasıl
kanıtlayabiliriz?). Doğrusu şudur: Bir olgu bir hipotezdir, ancak delillerle o
kadar güçlü desteklenmektedir ki onu doğru olarak kabul ederiz ve doğruymuş
gibi davranırız.
Bilimcilerin, kuvvetle desteklenmiş hipotezler ya
da olgular olarak ortaya koydukları ifadelere duydukları güveni neden
paylaşmalıyız? Bilimin sosyal dinamikleri yüzünden. Tek bir bilimci yanılıyor
olabilir (ve çok ender de olsa bir bilimci kasıtlı olarak verileri çarpıtabilir).
Ama eğer konu önemliyse, alanın ilerlemesi (örneğin bütün moleküler biyolojinin, DNA’nın yapısı
ve işlevine bağlı olduğu gibi) bu konuya bağlıysa, diğer bilimciler bulguları
kuşkucu biçimde sorgulayacaklardır. Bazıları bilinçli olarak deneyi yinelemeye
çalışabilir; başkaları da hipotezin doğru olduğu varsayımıyla araştırmalar
yürütecekler ve eğer gerçekte yanlışsa uyumsuzluklar bulacaklardır. Başka bir
deyişle bu alanda çalışan araştırmacılar hataları bulmaya çalışacaktır; çünkü
kendi işleri ve kariyerleri söz konusudur. Üstelik bilimciler yalnızca entelektüel
merakla değil (her ne kadar başarılı olmayı nadiren umabilirlerse de) tanınma
ve ünlü olma güdüsüyle de hareket ederler. Yaygın kabul görmüş bir hipotezi
yanlışlamak da profesyönel alanda tanınmaya giden yolu açar. Kalıtımın DNA’ya
dayanmadığını ya da AIDS’in nedeninin HIV (Human Immunodeficiency Virus, İnsan
Bağışıklık Yetersizliği Virüsü) olmadığını gösterebilen bilimci, alanında ünlü olacaktır. Elbette hipotezi ilk ortaya
koyanların kaybedecek çok şeyi vardır. Yatırmış oldukları yoğun bir emek –ve hatta–
itibarları. Dolayısıyla tipik tutumları, görüşlerini –bazen aksi yöndeki ezici
delillere rağmen– tutkuyla savunmak olacaktır. Bu sürecin sonucu her bilimsel
disiplinin karşıt hipotezlerin savunucuları arasındaki tartışmalar ve entelektüel
savaşlarla dolu olmasıdır. Fikirler arasında, sonucu daha çok delilin ve daha
dikkatli çözümlemenin belirlediği, en inatçı skeptiklerin bile uzlaşımsal
görüşe kazanılacakları (ya da ölüp gidecekleri) zamana kadar sürecek bir
rekabet –bir tür doğal seçilim– vardır.
Olgu ve
Kuram Olarak Evrim
Evrim bir olgu mudur, kuram mıdır, yoksa hipotez
midir? Bilimde sözcükler genellikle kesin bir anlamda ve gündelik yaşamdaki
kullanımlarından farklı çağrışımlarla kullanılırlar. Bu aşırı önemli bir
durumdur ve bu kitapta pek çok örneğiyle karşılaşacağız (uyum, rastgele, korelasyon).
Bu sözcükler arasında hipotez ve kuram da vardır. İnsanlar –sanki hipotez
delillerle desteklenmeyen bir fikir demekmiş gibi– sıklıkla bir şeyin “sadece”
bir hipotez olmasından söz ederler (“sigaranın kansere neden olduğu yalnızca
bir hipotezdir” örneğindeki gibi). Ancak bilimde hipotez, neyin doğru
olabileceğine ilişkin bilgi birikimimize dayanan bir ifadedir. Zayıf biçimde
desteklenmiş olabilir, özellikle de başlarda. Ama görmüş olduğumuz gibi
neredeyse bir olgu olacak düzeyde destek de kazanabilir. Kopernik için Dünya’nın
Güneş çevresinde dönmesi orta düzeyde desteklenmiş bir hipotezdi; bizim içinse
kuvvetle desteklenmiş bir hipotezdir.
Benzer biçimde, bilimde bir kuram, desteksiz bir
spekülasyon değildir. Bundan ziyade, usavurum ve delillere dayanan, çeşitli
gözlemleri açıklayan, uyumlu, olgun, birbiriyle
ilişkili bir ifadeler bütünüdür. Ya da Oxford English Dictionary’nin tanımını alırsak bir kuram “bir
grup olgu ya da görüngüyü açıkladığı ya da anlaşılır kıldığı düşünülen bir
fikirler ve ifadeler sistemi ya da şablonudur; gözlem ya da deneyle
desteklenmiş ya da yerleşmiş ve bilinen olguları anlaşılır kıldığı söylenen ya
da kabul edilen bir hipotezdir; bilinen genel yasalar, ilkeler, bilinen ya da
gözlemlenmiş bir şeyin nedeninin ifadesidir”. Dolayısıyla atom kuramı, kuantum
kuramı ve levha tektoniği kuramı sırf spekülasyon ya da görüş değillerdir;
(sigaranın kansere yol açtığı hipotezi gibi) hatta iyi desteklenmiş hipotezler
de değillerdir. Her biri delillerle kuvvetle desteklenmiş çok çeşitli olguları
anlaşılır kılan, iyi işlenmiş, birbiriyle ilişkili fikirler bütünüdür.
Bir kuram bir ifadeler ağı olduğundan, genellikle
tek bir kritik deneye dayanarak kabul edilmez ya da çürütülmez (basit
hipotezlerin başına ise sıklıkla bu gelir). Bunun yerine kuramlar, yeni
görüngüler ve gözlemlerle karşılaştıkça evrilirler; kuramın bazı parçaları
atılır, düzeltilir, eklemeler yapılır. Örneğin kalıtım kuramı başlangıçta
Mendel yasalarından parçacıklı karakterlerin kalıtımı,
baskınlık ve farklı karakterleri etkileyen “etmenler”in (genlerin) bağımsız ayrılımından ibaretti. Kısa süre içinde baskınlık ve
bağımsız ayrılıma ilişkin aykırı durumlar
bulundu, ama parçacıklı karakterlerin kalıtımın çekirdek ilkeleri
kaldı. Genetikçiler, yirminci yüzyıl boyunca bu çekirdeği işleyerek, ona
eklemeler yaparak Mendel’in düşünebileceğinden çok daha karmaşık ve ayrınıtılı
bir kalıtım kuramı geliştirdiler. Kuramın bazı kısımları son derece iyi oturtulmuştur,
başka bazılarıysa hala iyileştirmeye açıktır. Kalıtımın ve gelişimin
mekanizmaları daha da anlaşıldıkça pek çok ekleme ve değiştirme olması
beklenebilir.
Yukarıdaki tartışmanın ışığında evrim bir bilimsel
olgudur. Ama evrim kuramıyla açıklanır. Türlerin
Kökeni’nde Darwin iki büyük hipotez ortaya koymuştur. Biri –değişiklikler
yoluyla– ortak bir atadan türeme hipotezidir (kısaca değişikliklerle türeme).
Bu hipotezi “evrimin tarihsel gerçekliği” olarak da anacağım. Diğer büyük
hipotezi de, Darwin’in değişikliklerle türeme için önerdiği nedendir: Doğal seçilim
kalıtsal çeşitlilik içinden ayıklama yapar.
Darwin, evrimin tarihsel gerçekliği –yani ortak bir
atadan değişerek türeme– için fazlasıyla delil sağladı. 1859’da bile bu görüşün
epey desteği vardı. Yaklaşık 15 yıl içinde birkaç bağnaz dışında tüm biyolojik
bilimciler bu hipotezi kabul etmişlerdi. O günden beri paleontolojiden, biyocoğrafyadan,
karşılaştırmalı anatomiden, embriyolojiden, genetikten, biyokimyadan ve
moleküler biyolojiden yüzbinlerce gözlem bu görüşü destekledi. Kopernik’in Güneş
merkezlilik hipotezi gibi, ortak bir atadan değişiklerle türeme hipotezi de
uzun süredir bilimsel bir olgu statüsündedir. Nasıl ki bir kimyacı suyun
hidrojen ve oksijenden oluştuğunu gösteren bir makale yayınlamaya çalışmazsa,
bugün hiçbir biyolog da “evrim için yeni kanıtlar” konulu bir makale yayınlamayı
düşünmez. Yüz yılı aşkın bir süredir, bilimsel çevreler bunu tartışılacak bir
konu olarak görmemektedir. Darwin, evrimin nedeninin kalıtsal çeşitlilik
üzerindeki doğal seçilim olduğu hipotezini öne sürmüştü. Argümanı mantığa ve
çok çeşitli dolaylı delilin yorumuna dayanıyordu ama doğrudan hiç delili yoktu.
Kalıtımın anlaşılmasının ve doğal seçilim delillerinin hipotezini tam olarak desteklemesi
için 70 yıldan daha uzun bir süre geçmesi gerekecekti. Üstelik bugün biliyoruz
ki evrimin Darwin’in fark ettiğinden daha fazla nedeni vardır ve doğal seçilim
ve kalıtsal çeşitlilik onun sandığından daha karmaşıktır. Bu kitabın büyük
kısmı evrimin nedenlerine ilişkin bugünkü anlayışımızı oluşturan mutasyon,
rekombinasyon, gen akışı, yalıtım, rastgele genetik sürüklenme, doğal seçilimin
çeşitli biçimleri ve başka etmenlerden oluşan karmaşık düşünceler bütününe
ilişkindir.
Evrimin nedenleri hakkındaki bu birbiriyle ilişkili
düşünceler ağı evrim kuramı ya da evrimsel kuramdır. Bu “sırf spekülasyon”
değildir; çünkü tüm fikirler delillerle desteklenmiştir. Bir hipotez de değildir. Çoğu iyi desteklenmiş bir hipotezler bütünüdür. Yukarıdaki bölümde
tanımlandığı anlamda, bir kuramdır. Bilimdeki tüm kuramlar gibi, tam değildir.
Tüm evrimin nedenlerini henüz bilmiyor olduğumuz ve bazı ayrıntılar sonradan
yanlış çıkabileceği için... Ancak evrimin ana ilkeleri o kadar iyi
desteklenmiştir ki, çoğu biyolog bunları büyük bir güvenle kabul eder.
|
|
Son Güncelleme ( Pazar, 05 Nisan 2009 23:34 )
|
|
gönderilen yorumları hiç okumadan mı ekliyorsunuz yoksa şifreniz ele mi geçti anlamadım. aleni küfür yazmışlar.
Biraz geç kaldığımız için kusura bakmayın. Orjinal metine aşağıdaki adresten ulaşabilirsiniz.
http://www.stephenjaygould.org/library/futuyma_theory.html
Saygılarımızla
Evrim Çalışma Grubu
Bu makalenin orjinaline nasıl oluşabilirim.
Sevgilerimle