|
Canlıların Cansızlardan Oluşması
     Canlıların
karmaşık yapıları ve cansızlardan kolayca gözlenebilir farklılıkları,
cansız maddenin canlı madde oluşturabilmesi gerçeğini anlamakta zorluk
yaratır. Örneğin canlılar karmaşık yapıdaki organik moleküllerden
cansızlar ise inorganik moleküllerden oluşurlar. Ancak bu sadece bir
genellemedir. Çünkü canlıların yapısında önemli miktarlarda inorganik
madde ve cansızların yapısında da önemli miktarda organik madde
bulunur. İşin gerçeği bu oranlar çoğu zaman o kadar değişkendir ki,
yukarıdaki genellemeyi yapmak bile kimi zaman zordur. Örneğin bir
insanın vücudunun %80’den fazlasını, su ve mineraller halindeki
inorganik maddeler oluşturur. Dahası organik ve inorganik maddeler
şeklinde sınıflandırılan her iki grup madde de aslında periyodik
tabloda gösterilen az sayıda elementten oluşur.
Yapıtaşları Her Yerde!
Canlıların
yapısındaki maddelerin çok farklı olduğunun ve bu maddelerin cansız
süreçler tarafından üretilemeyeceğinin düşünüldüğü dönemlerin üzerinden
çok uzun yıllar geçti.
Ülkemiz gibi bilim ve teknolojide geri kalmış
ülkelerde, anlaşılmaz bir şekilde “başarısız bir canlı üretme çabası”
olarak lanse edilen ünlü Miller-Urey deneyi, “tam bir başarıya
ulaşarak” insanlığa canlıların yapısını oluşturan moleküllerin cansız
süreçler sonucunda da üretilebildiği gerçeğini gösterdi (şekil.1 /
ref.7). Fakat çok daha şaşırtıcı olan
gerçek, uzay çağının başlamasıyla ortaya çıktı. Yine bizim gibi modern
bilim ortamının uzağında kalan ülkelerde bilinmese de uzaydaki pek çok
gezegenin ve uydularının yüzeyinde ve hatta son derece küçük meteorit
ve kuyruklu yıldızlarda bile önemli miktarlarda organik bileşik
bulunmaktadır (Şekil.2 / ref.1). Dahası
uzaydaki pek çok bulutsunun içeriğinde de toplam kütlesi inanılmaz
miktarlara ulaşacak şekilde organik bileşik bulunduğu tespit
edilmiştir. Bu organik bileşikler içerisinde yeryüzünde yaşamı
oluşturan bileşiklerin hemen her türü bulunurken dünyada çok az veya
hiç bulunmayan reaktif organik bileşikler de tespit edilmektedir. Bu
reaktif organik bileşikler, daha karmaşık yapılı diğer moleküllerin
abiyotik (cansız) süreçlerce oluşmasında son derece önemli bir rol
oynarlar.
Bu
çalışmalar son zamanlarda çok daha yüksek bir düzeye ulaşmıştır. Öyle
ki uzayın yaşamla ilgili koşulların olamayacağı konusunda hemen
herkesin hem fikir olduğu bölgelerinde bile yaşamın temel molekülleri
ve bildiğimiz yaşam için gerekli olan bileşiklerin bulunduğu ortamlar
gözlüyoruz. Sadece Mars gibi bir zamanlar ciddi miktarda su bulundurmuş
olan (şekil.3a ve b / ref.3, 4, 9) gezegenlerden bahsetmekten öte şu
anda bu özellikleri bulunduran yerler var! Örneğin Satürn’ün uydusu
Enceladus -200 °C’lik yüzey sıcaklığıyla sıvı suyun varlığı için pek de
ciddi bir aday değildi ancak Cassini uzay aracından alınan görüntüler
daha başka bir hikâye anlatıyor. Uydunun güney kutbundaki gayzerlerden
içinde organik maddeler bulunan su fışkırıyor ve uzaya yayılıyor (şekil.4a ve b / ref.12, 13). Bir diğer örnek de
yine Satürn’ün uydusu olan Titan’dan. Merkür gezegeninden bile büyük
olan bu uyduda bulunan organik maddelerin toplam miktarı dünyanın tüm
petrol rezervlerinden fazladır (şekil.5a ve b). Dünyadaki
petrolün kaynağının canlılar olduğunu biliyoruz ancak Titan’da en
azından bildiğimiz anlamda yaşam yok. Tüm bunlardan açıkça ortaya çıkan
sonuç canlıların yapısını oluşturan bileşiklerin zannedildiği gibi özel
olmayıp hem cansız süreçlerle üretilebildikleri hem de evrende
tahminlerimizin çok ötesinde bir bollukta olduklarıdır.
Günümüzde
bu tür bileşikleri büyük miktarlarda üreten temel sürecin uzaydaki
silikat tanecikleri üzerindeki soğuk ham maddenin (CO2, H2O, NH3, CH4, CO, N2 gibi) kozmik ışınların etkisiyle organik bileşiklere dönüşmesi olduğu
bilinmektedir. Ayrıca güneş sisteminin oluşumu sırasında içerdiği ham
maddeyi incelemek için bazı meteoritlerin üzerine yüksek hızlarla
çarptırılan uzay araçlarının çıkardıkları maddelerin incelenmesi gibi
inanılmaz deneyler de yapılmıştır (şekil.6). Bu sayede uzayın soğuğunda
oluştukları günden beri adeta derin dondurucuda korunmuş durumdaki
ilkin maddenin özellikleri ortaya çıkarılmıştır. Sonuç olarak bugün
ulaştığımız bu noktadaki bilgilerimiz gayet sağlamdır.
Canlı Hücrenin Yapısı ve Yapıtaşlarından Oluşması
Bir
sonraki soru bu bileşiklerden yaşamın ortaya çıkmasının mümkün olup
olmadığıdır. Bunun için ilk olarak canlı bir hücrenin ne olduğunun
bilinmesi gerekir. Canlı bir hücre çevresinden kısmen yalıtılmış, yarı
kapalı bir sistemdir. Bu nedenle hücre zarı yaşam için olmazsa
olmazdır. Bir diğer olmazsa olmaz olgu metabolizmadır. Canlıların
vücudundaki kimyasal reaksiyonlar yaşamla ilgili tüm süreçler için
gerekli kimyasal değişimlerin gerçekleşmesini içerir ve biyolojik
katalizörler olan enzimler tarafından gerçekleştirilir. Pek çok atomdan
oluşmuş olan enzim molekülü etkileyeceği molekül veya moleküller ile
geçici bağlar kurar ve kimyasal reaksiyonun gerçekleşmesinden sonra
oluşan moleküller serbest kalır. Tüm bu kimyasal süreçler metabolizma
diye anılır. Son olarak canlıların içerdikleri kalıtsal bilgiyi taşıyan
moleküllerden söz etmek gerekir. Bunlar polimer (zincir) yapılı devasa
moleküllerdir. DNA ve RNA isimli bu moleküller uzun zincir gibi
yapılarıyla canlıların içerdikleri bilgiyi zincirlerinin halkalarındaki
farklılıklar ile depolar. Tüm bu yapıları oluşturan kimyasal
yapıtaşları yukarıda anlatıldığı şekilde doğada hazırdır. Ancak ilk
yaşayan hücre tüm bu yapıtaşlarından nasıl organize olmuştur?
Bu sorunun çözümünde zannedildiği gibi olanaksızın nasıl olduğunu anlama çabası yoktur. Tüm bu olanaksızlık hikâyelerine karşın gerçekte bilimin karşılaştığı asıl sıkıntı olabilecek pek çok
mekanizmadan hangisinin ilk canlı hücrenin kökenini oluşturduğunu
anlayabilmektir. Mevcut gözlem ve deneylerden elde edilen bilgiler
ışığında hücre zarı, metabolizma ve DNA ile RNA’nın kökenine ilişkin
bilgilerimiz şöyledir.
Hücre Zarı:
Hücre
zarı fosfolipit adı verilen moleküllerden oluşur. Bu moleküller
amfipatiktirler. Yani bir uçları suda çözünebilir, diğer uçları ise
yağda çözünebilir özelliktedir. Bu nedenle bu tür yağ molekülleri sulu
ortamda çalkalandıklarında yağ uçları birbirlerine bakan, su sever
uçları ise içerideki ve dışarıdaki sulu ortama bakan küreler
oluşturacak şekilde organize olurlar (şekil.7). Bunlara lipozom
(şekil.8) denir ve tüm canlı hücrelerde bulunan hücre zarları bu temel
yapının içerisine proteinlerin gömülmesi ile oluşmuşlardır (şekil.9).
Aslında lipozomlar hücre zarları ile aynı olan yapıları nedeniyle ilaç
ve kozmetik sektöründe kullanım alanı bile bulmuşlardır. Suda
çözünmediği için ciltten doğruca alınamayacak pek çok malzeme
lipozomların içerisinde hücre zarları ile etkileşime girecek şekilde
hazırlanarak vücuda verilmektedir.
Enzimler ve Metabolizma:
Yapılan
çalışmalar göstermiştir ki canlıların kullandıkları ortak ve canlılık
için temel bazı kataliz reaksiyonları ilginç bir şekilde cansız doğada
gerçekleşebilmektedir. Örneğin canlılık için son derece önemli olan pek
çok kimyasal reaksiyonda kullanılan enzimlerin merkezinde demir kükürt
(Fe-S) çekirdeği denilen bir yapı bulunur (Şekil.10). Bu yapı doğada
basit pirit kristalleri halinde vardır. Ortam pH’sı uygun olduğunda
(örneğin okyanus tabanı gibi yerlerde) pirit kristalleri üzerinde
asetil grubu sentezi reaksiyonları gerçekleşmektedir (şekil.11). Bu
Fe-S çekirdekleri pek çok farklı enzimin reaksiyon merkezinde
bulunmaktadır. Görünen odur ki canlılar çevrelerinde bulunan
maddelerden oluşurken tam da evrimsel değişimin mantığından beklendiği
gibi sadece var olanın daha iyi modifikasyonları üzerinden
gelişmişlerdir. Zira protein kısımları bu Fe-S çekirdeklerine daha
yüksek bir özgüllük ve hız katacak şekilde işlev kazandırırken temel
reaksiyon katalizörü olan Fe-S çekirdeği doğada zaten bulunmaktadır.
Dahası bu reaksiyon merkezleri ufak moleküler modifikasyonlarla pek çok
farklı enzimde kullanılmaktadır.
Aslında
aynı olgu aktif merkezlerinde nikel ve magnezyum içeren enzimler için
de geçerlidir. Hatta “hem” grubu gibi karmaşık gruplar içeren pek çok
enzim ve hemoglobin gibi işlevsel protein için de aynı durum söz
konusudur. Durumu netleştirecek son bilgi “hem” grubu gibi karmaşık
yapılı bileşiklerin uzayda tespit edilmiş olduğunu belirtmekle
verilebilir. Bu tür bileşik ve bunlardan evrimleşen enzimlerin
kendiliğinden var olamayacağı iddiasının kaynağı ise belirsizdir.
DNA ve RNA:
Polimer
yani zincir yapılı bileşikler daha küçük yapı taşlarının birleşmesiyle
oluşurlar. Ancak bu birleştirme işlemi yüksek sıcaklıkta yapılırsa
oluşan polimerler zarar görür ve işlevsiz kalır. Ayrıca böyle bir
durumda düzensiz yapılı polimerler oluşur. Bu nedenlerle organik
polimerlerin kökeni hakkındaki tartışmaların tarihi son derece uzundur.
Fakat bu konu da artık büyük ölçüde çözüme kavuşturulmuş durumdadır.
İlk olarak Louis Pasteur tarafından gözlenen optik izomeri olgusu
çözümde anahtar bir rol oynamaktadır. Pasteur mikroskop altında
incelediği pek çok organik ve inorganik bileşiğin kristallerinin sağa
ve sola simetrik olmak üzere iki farklı yönelimi olduğunu fark etti
(sekil.12). Canlıların yapısını oluşturan organik moleküller birbirleri
ile yüzeyleri aracılığıyla etkileşim kurdukları için bu tür şekli
özelliklerinin birbirlerine uygun olması gerekir.
Ancak
bundan fazlası da var. İlginç şekilde canlıların bünyesindeki organik
bileşikler sınıfları hemen her zaman belirli bir optik yönelime
sahiptir. Öyle ki proteinlerdeki amino asitler hep “L” izomeri, glikoz
ise hep “D” izomeri halinde bulunur. Yeni yeni anlaşılmaktadır ki,
biyolojik polimerler büyük olasılıkla inorganik kristallerin yüzeyinde
polimerleşmişlerdir. Böylece üzerinde polimerleştiği kristal sağa
simetrikse sağa, üzerinde polimerleştiği kristal sola simetrikse sola
simetrik olmaktadırlar (sekil.13). Çok çok daha ilginç bir veri ise DNA
ve RNA’nın yapısını oluşturan azotlu organik bazların, doğada yaygın
olarak bulunan grafit kristallerinin üzerinde kendiliğinden DNA’daki
gibi karşılıklı bir konum alarak hidrojen bağları kurduklarının
gözlenmiş olmasıdır (şekil.14). Kristal ve inorganik polimerlerin
yüzeyinde polimerleşme olgusu mevcut biyolojik makromoleküllerden çok
daha fazla çeşitte polimer üretebilecek potansiyele sahiptir. Bu
nedenle artık sorun mevcut moleküllerin hangi özellikleri nedeniyle
doğal seçilim tarafından seçildiklerini ortaya koyabilmek ve
polimerleşme olayının gerçekleşebileceği yollardan hangisi aracılığı
ile olduğunu ortaya çıkarabilmektir.
Tüm Bu Bilgilerin Işığında Yer Yüzünde Yaşamın Kökeni
Organik
bileşiklerin, hücre zarının, metabolizmanın ve kalıtsal bilgi
taşıyıcısı moleküllerin kökeni hakkındaki bilgilerimiz yeterli olsa da
tüm bu bileşenlerin hangi koşullarda yan yana gelmiş olduklarının da
ortaya konulması gerekmektedir. Bu konuda da ciddi bilgi birikimi
bulunmaktadır. Okyanus tabanları organik üretimin çok düşük olması
nedeniyle biyolojik açıdan çöl olarak kabul edilen bölgelerdir. Bu tür
bölgelerde gözlenen çok zengin yaşam ortamlarını araştıran biyolog ve
jeologlar çok ilginç bazı gözlemlerde bulunmuşlardır.
Okyanus
tabanındaki volkanik bölgelerden çıkan indirgen özellikteki, sıcak ve
asitli su akımları çevresinde çok geniş ve zengin yaşam alanları
bulunmaktadır (şekil.15). Buradaki koşullar bildiğimiz canlıların hemen
tamamı için son derece öldürücüdür. Buralarda yaşan organizmalar pek
çok zehirli bileşiği oksitleyerek yaşamlarını sürdürecekleri enerjiyi
elde ederler. Onları tüketen diğer canlıların da bölgede bulunmaları
ile bu volkanik bacaların etrafı bir vahaya dönüşür. Bu tür volkanik
bacalar büyük ihtimalle dünyadaki ilk yaşayan hücrenin oluştuğu
yerlerdir. Enerji kaynağından ham maddeye, sıcak suyun soğuk suyla
karıştığı yerde oluşan gözenekli inorganik kristaller içeren
bacalarıyla yaşamı oluşturabilecek hemen tüm bileşenler bir aradadır
(şekil.16).
Sonuç
Birbirinden
bağımsız kaynaklardan gelip aynı noktayı işaret eden kanıtlar tüm
bilimsel çalışmalarda son derece önemlidir. Yaşamın cansızlardan ortaya
çıkışı ile ilgili konular söz konusu olduğunda bu durumun en zengin
örnekleri görülür. Örneğin okyanus tabanı termal baca
ekosistemlerinin temel bileşeni olan arkebakterilerin genetik
yapılarının incelenmesi bu canlıların yaşam ağacının en eski
dallarından biri olduğunu ve biz ökaryotların en uzak akrabaları
olduklarını ortaya koymuştur (şekil.17). Sözün özü, o kadar çok olası
yol ve o kadar yüksek meydana gelme ihtimalleri vardır ki araştırılan
asıl sorun yaşamın ortaya çıkışı değil hangi yolla ortaya çıktığıdır.
Bu
konudaki araştırmalar elbette ki devam edecektir ancak burada asıl
önemli olan konu bu araştırmaların bize neler getireceğini
öngörebilmektir. Canlılığın ne olduğunu ve nasıl ortaya çıktığını
araştırmak önümüzdeki çağı şekillendirecek önemli bir bilimsel
araştırma alanıdır. Bu alanın devamı olacak şekilde yapay yaşam
çalışmalarının artık kurgu olmaktan çıkıp uygulamaya geçtiği ve bilim
toplumlarında geniş kitlelerin bu konuda takınılması gereken tavırlarla
ilgili kural belirlemeye çalıştığı günümüzde kişisel inanış ve
düşüncelerden menkul biçimde türemiş olan bilim düşmanı görüşlerin
amacı sorgulanmalıdır. Bu görüşleri ortaya koyanlar çoğunlukla iyi
yaşam koşullarına sahipken yine çoğunlukla gelişmiş(!) ülkelerden
destek almaktadırlar. Bu ahlaksızca tuzağın ağına yakalanmış
insanlarımıza bilimsel gerçekleri aktarmak tüm bilim dünyasının
öncelikli görevlerindendir.
---------------------------------------------------------------
Şekiller--------------------------------------------------------
---------------------------------------------------------------
Şekil.1 - Miller-Urey Deneyi: Miller-Urey deneyi 1953 yılında Stanley L. Miller ve Harold C. Urey tarafından Chicago Üniversitesi'nde yapıldı. Bu deneydeki amaç yapıldığı
zamanda bilindiği kadarıyla ilkin dünya koşullarını simüle ederek o
koşullarda neler oluşabileceğini araştırmaktı. Deney tüm dünyada şok
etkisi yaratacak şekilde basit moleküllerden organik bileşiklerin
kendiliğinden oluşmasıyla sonuçlandı. Devam eden kapsamlı çalışmalar
sayesinde artık bugün canlıları oluşturan moleküllerin özel olmadıkları
biliniyor. ![]() ![]()
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- Şekil.2 - Murchison Meteoriti : 28
Eylül 1969'da Avustralya'nın Murchison bölgesine bir meteor düştü.
Sadece 100kg kadar toplanabilmesine rağmen yapılan analizler amino
asitlerce çok zengin olduğunu gösterdi. 19'u Dünya'da da bulunan 90'ın
üzerinde amino asit içeriyordu. Resimde Murchison meteoritinden bir
parça ve bu parçadan incelenmek üzere alınmış parçalar (deney tüpü
içerisinde) görülmektedir.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Şekil.3a ve b - Mars'ta Su: Yapılan ayrıntılı gözlemler bir zamanlar Mars'ta ciddi miktarlarda sıvı
su olduğunu ve bugün de önemli miktarda su bulunduğunu ortaya koymuş
bulunuyor. İlk resimde Mars yüzeyinde oluşmuş tortul kayalar
ikincisinde ise yakın zamanda (24 Nisan - 26 Ağustos 2005 arasında)
gerçekleşmiş bir su akışına ilişkin veriler görülüyor.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Şekil.4a ve b - Enceladus: Satürn gezegeninin 60'ı aşkın uydusundan birisi olan Enceladus, Cassini
uzay aracının yaptığı araştırmaların hayret verici sonuçları ortaya
çıkmadan önce sadece güneş sistemindeki en yüksek yansıtıcılık
özelliğine sahip uydu olarak ün sahibiydi. Şimdi ise hemen herkesin
gözü Enceladus'ün üzerinde. İlk resim Güney Kutup Bölgesi'ndeki
gayzerlerden fışkıran suyu ikincisi ise suyun yapısındaki organik
bileşiklere ilişkin uzay aracı araştırmalarını gösteriyor.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Şekil.5a ve b - Titan'daki Organik Madde Gölleri: Satürn gezegeninin 60'ı aşkın uydusundan birisi olan ve güneş
sistemindeki en büyük ikinci uydu olan Titan'ın yüzeyinde tamamı
hidrokarbonlardan oluşmuş göller var. Şekillerden ilki yüzeydeki bir
gölü ikincisi ise göllerden birini ABD-Kanada arasındaki Superior gölü
ile karşılaştırıyor.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Şekil.6 - Tempel kuyruklu yıldızına saldırı(!): "Deep Impact" isimli uzay aracı, "Tempel 1" kuyruklu yıldızına 4
Temmuz 2005 tarihinde (05:52 GMT) 820-pound (371-kilogram)
ağırlığındaki bir probun saniyede 60km gibi çok yüksek bir hızla
çarptırılması ile ortaya çıkan maddeleri inceledi. Ortaya çıkan
sonuçlardan belki de en hayret verici olanı böyle küçük bir cisim
üzerinde kil gibi karmaşık yapılı bileşiklerin bulunmuş olmasıdır. Bu
bulgu dünyanın oluştuğu dönemde gerçekten de tahmin edildiği gibi
karmaşık yapılı organik ve inorganik molekülerin bulunduğunu
ispatlamıştır. Şekilde uzay arcının fırlatılışından çarpışma anına ve
sonrasına kadar olan bir dizi görüntü yer almaktadır.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Şekil.7 - Çift Tabakalı Fosfolipit Zar: Bu resimde fosfolipit moleküllerinin suyu seven uçları kırmızı ile yağ yapılı kuyrukları ise sarı ile gösterilmiştir.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Şekil.8 - Lipozomlar: Her ne kadar mikroskop altındaki görüntüleri canlı hücrelere benzese de
burada görülenler sadece "Lipozomlar". Bu yapıların oluşumu metinde
açıklanmış ve şekil.7'de gösterilmiş olan fiziksel süreçlere
dayanmaktadır.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Şekil.9 - Günümüzde Hücre Zarı Yapısı: Günümüzün canlı hücrelerinde çift tabakalı lipit zarların içerisine gömülü protein molekülleri vardır.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Şekil.10 - Pek Çok Enzimin Yapısında Bulunan Fe-S Çekirdeği:
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Şekil.11 - Cansız Ortam Koşullarında Asetil Grubu Oluşumu: Asetil grubu gibi yaşamın en temel bileşenlerinden birinin cansız koşullarda üretilebiliyor olması aslında yaşamın temel
biyokimyasal süreçlerinin doğada yaygın kimyasal dönüşümler olması
nedeniyle canlılarda da yaygın olduğu görüşünü destekler niteliktedir.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Şekil.12 - Optik İzomeri: Optikçe aktif olmak, birbiri ile karşılıklı eşleşen ve fakat birbiri
üzerine çakışmayan yani aynı olmayan iki farklı biçimi olan moleküller
için kullanılan bir teknik terimdir.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Şekil.13 - Organik Bileşiklerin İnorganik Polimer ve Kristal Yüzeylerde Polimerleşmesi: Pek çok organik bileşik çeşitli inorganik kristallerin ve polimerlerin yüzeyinde polimerleşebilmektedir.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Şekil.14 - Grafit Gibi Yaygın Bulunan İnorganik Maddelerin Yüzeylerinde Organik Moleküllerin Organize Oluşu: Pek
çok organik molekül çeşitli inorganik moleküllerle girdikleri
etkileşimler nedeniyle kendiliğinden organize olurlar. Bu olgu yaşamın
ortaya çıkışında çok önemli bir rol oynamış olabilir. Bu tür
etkileşimler DNA'daki bazların doğru yerleşimi gibi son derece hassas
işler için bile çok verimli süreçlerdir.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Şekil.15 - Okyanus Tabanındaki Termal Bacalar: Bu tür alanlar adeta çölün ortasında bir vaha gibidir.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Şekil.16 - Okyanus Tabanındaki Termal Bacaların İlkin Yaşamı Destekleyici Özellikleri: Okyanus
tabanındaki termal bacalar her açıdan yaşamın ortaya çıkışını
destekleyecek niteliktedirler. Hem volkanik bölgelerden gelen ham madde
ve indirgen bileşiklerce zengin, hem de kristal yüzeylerin ve
mikroskopik odacıkların bulunduğu gözenekli yapıları ile ilk kataliz
reaksiyonlarının gerçekleştiği ve hücresel bileşenlerin korunduğu
bölgelerdir. Tüm bu gerçekler ışığında Jüpiter ve Satürn'ün bazı
uydularındaki ortamlar bile artık yaşam araştırmalarının dahiline
girmiştir. Özellikle Jüpiterin uydusu Europa'nın kabuğunun altında
bulunduğu kesinleşen tuzlu okyanus bu tür oluşumlar için elverişli bir
bölge olarak görülmektedir.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Şekil.17 - Yaşam Ağacı Arkebakteriler: Aşağıdaki yaşam ağacı gibi moleküler çalışmalardan elde edilen veriler teoriyle uyum sağlayacak şekilde ve tam
da tahmin edildiği gibi okyanus tabanı ekosistemine benzer koşullar
içeren bir ortak ataya işaret etmektedir. Ayrıca bu sonuçlar
arkebakterilerle ökaryotların, gerçek bakterilere kıyasla daha yakın
akraba olduklarına ilişkin daha önceki çalışmalarla da uyumludur.
REFERANSLAR:
1. http://en.wikipedia.org/wiki/Murchison_meteorite
2. http://en.wikipedia.org/wiki/Miller-Urey_experiment
3. http://photojournal.jpl.nasa.gov/catalog/?IDNumber=PIA10209
4. http://www.nasa.gov/mission_pages/mars/images/pia09027.html
5. Benner, S. A., and Sismour, A. M., "Synthetic Biology". Nature Rev. Genet. 6, 533-543 (July 2005)
6. Holmes, E. C., "On being the right size". Nature Genet. 37(9), 923-924 (September 2005)
7. Miller, S.L. Science 117, 528 (1953).
8. Heckl, Wolfgang M. "Molecular Self-Assembly and the Origin of Life"
9. http://www.nasa.gov/mission_pages/mars/news/mgs-20061206.html
10. Koonin, E. V. and Martin, W. "On the origin of genomes and cells within inorganic compartments". Trends Genet. 21(12), 647-654 (December 2005)
11. Miller, G. "Organic 'Cells' Form in Space". Science 2 February 2001
12. http://photojournal.jpl.nasa.gov/catalog/PIA09761
13. http://photojournal.jpl.nasa.gov/catalog/PIA10356
14.
Martin, W. and Russell, M. J., "On the origins of cells: a hypothesis
for the evolutionary transitions from abiotic geochemistry to
chemoautotrophih prokaryotes and from prokaryotes to nucleated cells".
Phil. Trans. R. Soc. Lond. B (2002)
15. Deamer, D.W. "The first living systems: a bioenergetic perspective". Microbiol.
Mol. Biol. Rev. 1997 61: 239-261
|
bilimi böyle sorgulayan kafalara sormak isterim, siz bu yaratıcıya inanırken ne tür kanıtlara sahipsiniz... tek bir tane örnek kanıt verirseniz sevinirim. gerçek kanıt ama. uyduruk düşüncelerinizi değil, bilimden o kadar çok şey isterken, kendi düşüncelerinize neden bir sorgulama yapmadan inanıyorsunuz.
harun yahya , beyefendisi ben söyledim öyledir diyor. bu güne kadar ne araştırma yapmış o belli değil. bu tip insanların inançlarında da samimi olduklarına inanmıyorum. inançlarında samimi olanların yalan yanlış kanıtlara ihtiyacı olmaz. onlar sadece inanırlar. o da onların bileceği bişey...
saygılarımla...
Saygılarımla
yasamin nasil ortaya ciktigini anladigimiz andan itibaren degil fare cikarmak, daha baska neler neler ortaya cikacak...
:)
u.